Fitne Uzakta Değil!

Rabbimiz buyuruyor ki:
 
“Fitne katletmekten daha tehlikelidir.”
 
Çünkü katilde kısmî fesat ve ifsat varken; fitnede ise umumi zarar vardır. Katilde fertler canlarından olurken fitne ile ümmetin can damarları kesilir ve toplumlar karanlığa ve kaosa yuvarlanır giderler. Ancak fitne bir azap olduğu gibi aynı zamanda toplumda nice adam gibi duranları hakikat boyutu ile ortaya çıkaran birer temyiz vazifesi görür. Aynen altının pasını belli bir kor ateş ile söküp altını saflaştırmak ve içindeki posayı çıkartıp onu özüne döndürmek gibi.
 
İşte fitnelerde toplumlarda ki insanların arasında “adam” diye dolaşan kişilerin kalitelerinin göründüğü gibi olmadığını bilakis peşine düşülenlerin birer insan posası olduklarını ortaya kor ve fitneler toplumda adam ile adam olmayan arasında muazzam bir tahlil vazifesi görürler.
 
Bu nedenle insanların başlarına gelen türlü belalara fitne denilmiştir. Fitne aslında altının özünü posasından ayırmak demektir.
 
Ferdi, ailevi, içtimaî, kamusal, kurumsal ve hizmet içerikli yapılarımızda ortaya çıkan belalar da böyledir. Kişiden cemiyete varana kadar her şeyi belalar/ fitneler saflaştırır ve özüne geri çevirir. Fitneler hakikati ile aslında fıtrileştiren acı terbiye unsurlarıdır. Ancak bu dönemde en ufak bir arızalı duruş kişiyi eleğin posa kısmana atar ve kişi helak olur.
 
Bu nedenle fitne dönemlerinde yaratılışındaki fıtrî duruş olan ifrat ve tefritten şeriata muvafık bir mahiyette uzak tavır ortaya koyamayanlar FİTNE döneminde fıtrileşemezler. Ümmet olarak geldiğimiz süreçte yaşadığımız fitne örneklerini saymaya bu küçük sayfalar kifayetsiz kalacak ve muhatap olduğumuz bu hallerin her birini mütalaa etmeye kalksak buna vaktimiz de yetmeyecektir. Toplumu irşat etmesi ve eldeki imkanları manevi hizmet noktasında sunması gereken yapılara bakınca ümmetin kocaman meselelerinin ilmen ve ahlaken birer hiç mesabesinde olan nice şahıslar elinde ümmetin nasıl oyalandığını görüyoruz.
 
Bundan daha şedit hangi fitne örneğini verelim ki?!
 
Yüksek rütbe sahibi olmak, oğluna yüksek maaşlı müdürlük elde etmek, cemiyette sözüne itibar edilen abi olmak, nefsine yapılanın intikamını almak, bende varım bu alemde deyip boy göstermek, elit bir çevre toplamak, nefsine yakışacak  çevre oluşturmak (!), ileriye yönelik itibar toplamak, ülkeyi kan gölüne çevirenlere yanaştığı günlerini unutturma ve benzeri kaygılar ve hedefler ile ihlastan, samimiyetten, birbirimizi aftan, ahlaki iffetten, Müslümanın hakkını korumaktan, zimmetini müdafaa etmekten, birbirimize samimi düşünceden, sadık olmaktan, birbirlerini tercih eden olmaktan uzak bu kötü hallere bağımlı olarak ‘ümmete hizmet kapıları’ denilen riyakar nice oluşumlar ile ümmetin beklentileri mahvedilmiyor mu?
 
Ümmetin ümidi olan kapıların arkalarının gıybet, su-i zan, koğuculuk, hakaret, küçümseme, kibir, kendini beğenme ve yeterli görme, haset, yalan, hakikati araştırmama, iftira atma, insanların sıfatlarını kadim cahiliye ağzı ile dışlama veya küçümseme, müminlerin öncülerinin ölmesini beklediğini amfilere varana kadar ifade etme, ümmete hasbi hizmet etme gayreti içinde devletine sadık olanları (kendisi devletin vazifelisi olup devletten her ay en yüksek seviyede maaş alırken) devletin gizli adamı ilan edip töhmetli kılarak toplumdan tecrit etme derdi içinde uğraşma,  insanları itibarsızlaştırma, çamur at izi kalsın mantığı ile kendi kontrolü altında olmayan her bir kapıyı toplumda dedi kodular ile töhmetli kılma, Müslüman bir ilim adamını kılık kıyafetinden dolayı muasır en azılı terör örgütü DAİŞ’e nisbet etme küstahlığı ve  kişiler hakkında mesnetsizce yererek konuşma, ümmete hizmet eden kapıları kendisi içinde olmadıkça yıpratma, dışlama, kendinden başka kimseyi beğenmeme gibi ahlaksızlıklar ile dolduranlar fitne nedir diye düşünüyorlar ise uzağa gitmelerine gerek yoktur…
 
Bu saydığımız kaygılar “ümmet olarak büyük bir savrulma ve mahviyet sürecinden geçiyoruz” anlamına gelmekte.
 
Her insanın sınırsızca ve hadsizce konuştuğu, hakkın yalnızlaştığı ve Resul-u Ekrem efendimiz’in haber verdiği gibi cahillerin lider ve başlar edinildiği bir süreci yaşıyoruz.
 
Efendimiz’in buyurduğu gibi kamunun meselesinde sefih ve istikameti olmayan veya helal-haram ilmene haiz olmayan anlamlarına gelen ruveybidaların söz sahibi olduğu bir süreci yaşıyoruz.
 
Adam sayasının keyfiyyete baskın geldiği ve ruhsuzların cüsseleri ile doldurduğu bir hayatı yaşıyoruz. Adamı çok olanın ötekine susmayı ve hakkın ifasının yerine getirilmesi noktasında müdahil olmamasını emrettiği; söz tutmaz ise iftira atmanın meşru kabul edildiği bir ahlakî dejenerasyonu yaşıyoruz.
 
Nefer sayısı ile övünürken hızını alamayarak mezardaki adamların sayısı ile övünen Mekke’liler gibi oldu zihinler. İşte bu vasıfsızlık sebebiyle ümmetin kocaman işleri küçük adamların ellerine geçince ümmet vasfını yitirmeye başladık.
 
Bu kadar vasıfsız adamlardan ve yürüttükleri hizmetlerden Ebu Zer’ler, Musap, Muaz’lar, Abdullah’lar (radıyallahu anhum) gibi karanlık dünyaları aydınlatacak vasıflı hidayet yıldızları yetiştirmelerini ve önümüzü açmalarını bekliyoruz.
 
İnanan insanların ellerine geçirdikleri makamlar ve imkanlar ile ülkesine ve vatanına zerre hainliği olmamış tek suçu onlar gibi düşünmemek ve kendisi gibi siyasi fikre sahip olmamak olan Müslümanlara ve vatan evlatlarına zulmü ‘hak arayışı’ diye adlandırdıkları bir dönemi yaşıyoruz.
 
Hakkın ve hakikatin, sadece dünyalık menfaatlere ermek için geçerli akçe kabul edildiği yerlerde etiket olarak kullanıldığı ve addedildiği bir dönemi ve zemin bozukluğuna şahit oluyoruz.
 
Dün bu davanın hiçbir yerinde olmayan hiçlerin ümmetin imkanlarını nasıl iç ettiklerini görünce havsalamız duruyor… Elifin irfanını bilmezlerin kıyam işinde rehber olarak ne işi var? Ayn bilmezlerin umumun önünde ne meselesi var? Yol bilmezlerin rehberlikte ne işi var? Hayretler içinde çıldırası geliyor insanın….. elde değil….
 
Dünyevi imkânı olup liyakati olmayanların kendisine imtihan olarak verilen imkan ile ehliyeti olmayan konularda konuşma makamına oturduğu bir dönemi hakikat hizmeti zannetme gafletinde boğuluyoruz.
 
Aman Allah’ım bu hayatı nasıl mahvettik bizler kendi ellerimizle? Kimse Allah Teala’nın kendisine yüklediği sıfata kanaat eder değil! Bu dünya, hırsımız ile nesillerimize yaşanabilir bir dünya bırakmayacak şekilde ifsadımıza şahittir.
 
İNSANLIK İLK DÖNEM NASIL KURTULDU İSE YİNE ÖYLE KURTULACAKTIR.
 
İmam-ı Malik’in ifade ettiği gibi kurtuluşumuz başa dönmektir.
 
لن يصلح آخر هذه الأمة إلا بما صلح به أولها
 
“Bu ümmetin ahiri ancak evvelinin salah bulduğu şey ile salah bulacaktır.”
 
Yani keyfiyyetin kemmiyete hâkim olduğu bir dünya, keyfiyyetin kemmiyete ait olduğu kurumlar, keyfiyyetin kemmiyete hakim olduğu teşkilatlar, aileler, fertler inşa edilirse işte o zaman varız ve bu hayat bizim hayatımız demektir.
 
Demokrasi gibi kemmiyetin Müslümanları kuşatan zaruri durumları müstesna derdi davası olanlar, kendi aralarında ki oluşumlarda keyfiyyeti (ilahi vasıflara riayeti) ne kadar hâkim güç kılarlarsa dünya o nispetle Salihlerin kanatları altında imar olacaktır.
 
Hakkın batıla, ilmin cehalete, basîretin gaflete, takvanın fıska, ihlasın riyâya, muhabbetin nefrete, aşkın kasvete, derdin derse, nasihatin rütbeye, affın intikama, ilmin mülke, edebin ayartıya, tevazunun kibre, vefânın hiyâtene, sadâketin bûhtana, hayânın iftiraya, ilmin bilime, uhuvvetin önyargıya, teşekkürün nankörlüğe, içten olmanın entrikaya, inceliğin katılığa, güzel ahlakın şeytanlaşmaya galip geldiği gün fert, toplum ve ülke kurtulmuş demektir.
 
Yoksa ayarı bozulmuş ayartı insanları insanlığa hiçbir şey katamaz. 
 
İnsanlık Nübüvvetle hayat buldu yine nübüvvetin varislerinin ellerinde ve nübüvvetin kandilleri ile ve nebevi hayata geri dönmek ile hayat bulacaktır.
 
 
عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَال: 
 
قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى الله عَلَيه وسَلَّم: إِنَّ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ سِنِينَ خَوَادِعَةً يُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ، 
 
- وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ ، وَيُخَوَّنُ فِيهَا الأَمِينُ
- وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ ، وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ 
- قَالُوا : يَا رَسُولَ اللهِ ، وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ ؟ 
- قَالَ : الْفُوَيْسِقُ يَتَكَلَّمُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ
 
 
 
Enes b. Malik radıyallahu anh’dan rivayetle Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
 
“Kıyamet öncesinde aldatıcı seneler gelecek: O dönemlerde yalancılar sadık ve sadıklar yalancı kabul edilecek. Emin insanlar hain ve hainler ise emin görülecek. Kamunun işi hakkında RUVEYBİDA konuşacak.”
 
“Ya Resulullah! RUVEYBİDA nedir?” dediler.
 
“Kamunun işi hakkında konuşan kalitesiz fasıktır” buyurdu.
 
Bu hadis-i şerifi kabul edenler dahi meseleyi hemen devlet hizmetlerinde görev almış fasıklar olarak değerlendirirler.
 
Bu bir vecihle doğrudur ancak hadis-i şerifin o kadar dar anlam ifade etmediğini, bilakis ümmetin meseleleri ile alakalı etrafına adam toplayan vasıfsız insanları ve bir rivayette ise sefihleri: yani istikameti olmayan ilimsizlerin konuşacağını bildirmekle Müslümanların tüm yapılarını içine almaktadır.
 
 
Yaşanabilir bir dünya ancak bizim hakkı adam gibi yaşamamız ile husule gelecektir. 
 
Bu hakikatler ise sahip olduğumuz medeniyetin eşsiz kütüphanelerinde keşfedileceği günü beklemektedir. Aksi halde kitaba ve ilmi satırlara dalmadan kendi tecrübesine ve aklına göre hakka yorum getirmek İbrahim aleyhisselam’ın karşısında yorumları ile otorite oluşturan nemrutların adetidir.
 
Selam ve dua ile…